Neden Hep Aynı “Yanlış” İnsanları Seçiyoruz?
Klinikte terapi koltuğuna oturan danışanlarımdan en sık duyduğum o haklı isyan şudur: “Hocam inanır mısınız, onca insan içinde gidip yine en sorunlusunu, en zorunu buldum. Bütün arızalar mı beni çeker?”
Dışarıdan bakıldığında gerçekten de tuhaf bir tesadüf gibi görünür. Farklı şehirler, farklı meslekler, bambaşka yüzler… Ama ilişkinin altıncı ayına gelindiğinde yaşanan o tanıdık hayal kırıklığı hep aynıdır. Peki, bu gerçekten kara bir talih mi, yoksa zihnimizin bize oynadığı kusursuz bir oyun mu?
İşin aslı şu; tesadüf sandığımız o “çekim”, aslında zihnimizin en derinlerine kazınmış çok eski bir yazılım kodunun çalışmasından ibaret: Şema Kimyası.
Tanıdık Cehennem, Yabancı Cennetten Güvenlidir
Şema kimyası, bilinçdışının tanıdık gelen (genellikle acı verici) senaryoları yeniden yaşamak için doğru partneri seçme yanılgısıdır. İnsan beyni mutluluğu değil, “bildiği ve tanıdığı” şeyi arar. Çünkü beynimiz için tanıdık olan şey, acı verse bile öngörülebilirdir. Eğer çocukluk yıllarınızda sevgi görmek için sürekli çabalamanız, birilerini memnun etmeniz veya birilerinin sorunlarını çözmeniz gerektiyse, zihniniz şu denklemi kurmuştur: “Sevgi, uğruna savaşılması ve acı çekilmesi gereken bir şeydir.”
Yıllar sonra karşınıza size durup dururken değer veren, huzurlu, güvenli biri çıktığında içinizdeki o gizli radar alarm verir. Sıkılırsınız. “Elektrik alamadım” dersiniz. Çünkü o huzurlu insan, sizin sisteminize yabancıdır. Siz farkında olmadan, çocuklukta deneyimlediğiniz o tanıdık duyguyu (değersizlik, terk edilme korkusu, yetersizlik…) yaşatacak kişiyi yüzlerce insan arasından gözünden tanır ve ona çekilirsiniz. Sağlıklı olmasa bile beynimiz, bu bildik duyguları yeniden yaratacak kişileri “doğru partner” olarak algılar.
Danışanların “Onda beni çeken, açıklayamadığım bir şey var”, “Çok mantıksız ama ondan vazgeçemiyorum” veya “Aramızda inanılmaz bir elektrik var” dedikleri o yoğun duygu, aşk değil; şemaların birbirini tanıması ve eşleşmesidir.
Yeni Oyuncularla Aynı Eski Filmi Çekmek
Aslında yetişkinlikteki ilişkilerimizde sık sık geçmişin telafisini ararız. Sanki çocuklukta izlediğimiz, nerede ağlayacağımızı, nerede yaralanacağımızı ezbere bildiğimiz o eski filmi, sırf bu kez sonunu değiştirebilme umuduyla yeni başrol oyuncularıyla tekrar vizyona sokarız.
Mesela çocukken soğuk veya ulaşılmaz bir ebeveynle büyüdüyseniz, bugün o “ıssız” adamı ya da kadını bulup onu sevginizle iyileştireceğinize, eriteceğinize inanırsınız. Onu düzeltirseniz, geçmişteki o sevgisiz çocuğun da iyileşeceğini umarsınız. Ama maalesef, o filmin sonu hiç değişmez. Karşınızdakini tamir etmeye çalışırken, kendiniz paramparça olursunuz.
Döngüyü Kırmak Mümkün mü?
Elbette mümkün. Ancak bunun yolu “daha iyisini” aramak değil, “neden kötüsüne çekildiğinizi” anlamaktan geçer. Eğer kendinizi sürekli benzer sorunları yaşadığınız ilişkiler içinde buluyorsanız, bu muhtemelen şema kimyasının işleyişidir. Hayatınıza giren insanlar sürekli değişiyor ama hissettiğiniz acı hep aynı kalıyorsa, suçluyu dışarıda aramayı bırakmanın vakti gelmiş demektir. Kendi yaranızı fark etmeden, dışarıdaki sargı bezini değiştirmek hiçbir işe yaramaz. Zihninizin size kurduğu bu şema tuzağını fark ettiğiniz gün, “kaderim buymuş” dediğiniz o kısır döngü kırılmaya başlar.
Unutmayın; yaranızın olduğu yer, kime aşık olacağınızı belirler. Kendi yarasını tanımayan insan, onu kanatacak kişiyi ‘ruh eşi’ sanır. Gerçek iyileşme, kalbinizi sadece size tanıdık gelen acılara değil, henüz hiç tatmadığınız o hak edilmiş huzura açmaya cesaret ettiğinizde başlar.